Şanlıurfa özel metrolife hastanesi

KARAR SENİN

7 Aralık 2016 Çarşamba 09:10


Bir kum saatinden dökülen kum zerrecikleri gibi sessizce akıp giden ama yanan bir odun gibi geri dönüşü olmayan kimine göre uçsuz bucaksız bir okyanus misali sonsuz kimine göre bir kelebeğin 24 saatlik hayatı kadar kısa ama her şeyin anlam yüklü olduğu, bir amacı ifa etmek üzere yaratıldığı, bazen harlı bir ateşte tava gelmiş demir gibi şekil alındığı bazen de tonlarca kuvvete rağmen taviz vermeyen küçücük bir elmas zerresi misali sert olan bir dünyanın içerisinde, her biri farklı dizilmiş DNA’lar gibi farklı yüreklerle yaşıyoruz. Bazen bir ormandaki toprak gibi yağan yağmuru sinemizde eritiyoruz bazen de killi bir toprak gibi hazmedemeyip sel olup çağlıyoruz. Bazen suya ihtiyacı olan beton gibi sulandıkça sağlamlaşıyoruz, bazen de yükü kaldıramayıp bir heyelan olup yıkılıyoruz. Oysa her seferinde aynı biz ve farklı tepkiler. Bazen bir karıncayı dahi incitmeyecek kadar hassas, bazen de yürek kalelerini yıkacak kadar gaddar. Kimimiz bir eline ayı diğer eline güneşi versen yolundan dönmezken kimimiz de ay ve güneşin çatısı altındakiler için yola çıkamayanlarız. Kimimiz Sarığı için Başını verirken kimimiz de menfaatimiz için başımla beraber deyip en kıymetlilerimizi ulu orta sergileriz. Aslında hepsi de biziz. Çünkü biz aynı harflerden her biri farklı permütasyonlardan oluşmuş, birbirine benzemeyen, karmaşık bir sayıdan daha çetrefilli, hayattan aldığı payı paydasından daha küçük olan basit bir kesirden daha basit bir nefse sahibiz.
Peki, ne oldu da Kendinden başkasına ve yalnız bir olan Allah’tan başkasına bölünemeyen asal sayı gibi asilken, mitoz gibi bölünerek çoğalıp aynı olduk? Kimsesiz kuşların barınağı rüzgarların yıkamadığı ulu çınarlarken, en ufak darbede yıkılan malzemeden çalınmış beton yığını haline nasıl geldik? Ne idi çırıl çıplak dünyaya gönderilen ama halinden utanıp haya eden Hz. Adem ile Hz. Havva iken dolaplar dolusu elbisemiz varken çıplak kalıp hayasızlaşan yürekler haline getiren? Soğuktan ölen çocukların olduğu coğrafya da şehvet ateşiyle yanan buz gibi kalpler haline nasıl geldik? Sofrasından misafiri eksik etmeyen Hz. İbrahim’in Topraklarında ziyafetlerde tok karın ile ağlamayı kimden öğrendik? Fikirlerin savaştığı dünyada iken, menfaatlerin barıştığı ama hep güçsüzlerin yarışıp kaybettiği, kaybedenin kaybolduğu dünyayı nasıl imar ettik? Başımıza düşen elmadan icat çıkaran çocuklardan, başına düşen bomba ile canı çıkan çocuklara kim dönüştürdü bizi? Komşumuza akrabamıza anlatacak bir Davamız varken bir metre yer yüzünden nasıl davalık olduk?
Mesele aslında çok basit. Mesele Darwin kadar ehemmiyetli olmayışımız. Çünkü o bile bir yola çıkarken teorisi olmadan önce problemi belirledi, veriler oluşturdu, hipotez ortaya koydu ve insanları inandırdı teori haline getirdi. Biz ise daha problemimizi ortaya koyacak yüreğe sahip değiliz. Kendini ilk kez aynada gören bir kedi misali ayna ile savaşıyoruz. Devrik inançlarda Devrim, Halep gibi tarumar edilmiş enkaz kalplerde sanat eseri, -273 cantigrat derece yüreklerde kor ateş ve 0 ile çarpılmış zihinlerde milyon fikirler bekliyoruz.
Evet aynen şuan zihninden geçtiği gibi önce kendinden başlamalısın ama kendini o vücudun üzerindeki baş olarak düşünme. Çünkü ateş olup yanmak için ve başka odunlaşmış kalpleri yakıp kor olabilmek için birbirine temas etmen lazım. Kalplerin aynı anda birlikte vurması lazım. Var mısın ateş olmaya? Sen yeter ki iste ateş olan odun olmayı, korkma. Ya Hz. İbrahim’ e Serin ve Selametli olan odunlardan balık olan bir göl yada üstüne ne dökerlerse döksünler İmanınla İsrail’i yakan kor ateş olursun..
Not : Yazılanlar önce Nefsimedir..


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.